banner42

11.09.2021, 08:57

12 Eylül Cuntası, CIA ve Gladyo

12 Eylül Faşist  darbesi, iddiasının aksine; "kilitlenmiş olan siyaseti açmak, toplum gözünde oluşmuş bulunan 'kardeş kavgası'nı durdurmak, ekonomik krize çözüm üretmek, iş ve çalışma barışını yeniden tesis etmek....”  gibi nedenlerle yapılmadı. Bu iddialara dayanak olan siyasal gelişmelerin ve olayların büyük bir kısmı, CİA, Gladyo ve yerli işbirlikçiler eliyle iradi olarak kurgulanmış ve geliştirilmiş ve de toplumun onayını güçlendirmek için hazırlanmış, büyük komplolardı.

12 Eylül faşist darbesinin asıl nedeni, bunların çok ötesinde; uluslararası finans, silah ve petrol tekellerinin, yeni ekonomik politikaları, yeni talepleri, yeni denge örgütlenmesi ve bu gelişmelerde Türkiye'nin alması gereken rolüyle ile ilgilidir.  

Önce yukarıdaki A haber Memleket Meselesi programında yayınlanan 2 dakikalık videoyu izlemenizi tavsiye ediyorum.

Eğer izlediyseniz, eski AKP Manisa MV ve Genel Başkan yardımcısı Doç. Dr Selçuk Özdağ’ın aktardığı ve zamanın Başbakan’ı Bülent Ecevit’in alt paragraflarda anlatacağım beyanlarından, 70’li yılların CİA’nın projelerinin Türkiye’de hayata geçirildiği bir dönem olduğunu net olarak görülecektir.

***

1970'ler, dünyanın iki kutuplu varlığını sürdürdüğü yıllardı.

Türkiye’de 12 Mart’ta bir darbe-mıhtıra yaşanmış, olağan üstü hükümetler kurulmuş, ordudan Kemalist Subaylar tasfiye edilmiş, kendilerini ‘anti-emperyalist, Kemalist, Sosyalist ve Milliyetçi’ olarak tanımlayan Yön hareketi gibi aydınlar tutuklanmış, siyaset; ordu ve mahkemeler eliyle yeniden dizayn edilmeye çalışılıyordu.

1973 yılında seçimler yapıldı.

Seçimler sonrasında ülkede  o tarihte  -kısmen- üçüncü dünyacı görüşlere yakın karakter gösteren Ecevit CHP’si ile Erbakan MSP’si 1973’te koalisyon hükümetini  kurdu. 1974 yılında Kıbrıs’ta faşist EOKA partisi Makaryos’a, Yunanistan Cunta Hükümetinden de destekle, bir darbe yaparak yönetimi almasıyla, Türklere karşı katliam başlatmıştı.

Koalisyon hükümeti, ABD ve İngiltere’ye rağmen Kıbrıs’a Askeri harekat düzenledi. Bu durum başta ABD olmak üzere Batı ile gerilimin doğmasına yol açtı. Ardından ABD üstlerinin kapatılması, ABD’ye rest çekilerek haşhaş ekimi yapılması, ABD ambargosuna direnilmesi, “Toprak işleyenin, su kullananın” sloganıyla yükselen ve sol bir kimlik sunan Ecevit popülaritesi, DİSK’in sendikal alandaki hızla büyümesi,   ABD’yi tedirgin  etmeye başlamış, ülkede gelişen toplumsal muhalefet ve ABD’nin yeni neoliberal politikalarında Türkiye’nin yer alması gerekliliği, adım adım ABD’ci bir darbenin hazırlanmasını tetikleyen önemli gelişmelerdi.

EKONOMİK VE JEOPOLİTİK DURUM

Ortadoğu’da önemli değişimler olmaktaydı.  NATO güney kanadının en önemli üyelerinden Türkiye'nin siyasi ve ekonomik istikrarsızlığı, ABD tarafından gözlemleniyordu. 1979 yılında meydana gelen İran İslam Devrimi, ardından aynı yıl içinde Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal etmesi üzerine, Türkiye'nin ABD politikaları açısından istikrarlı hale gelmesi önem kazanmaktaydı.

Ülke içinde ekonomik durum farklılaşmaya başlamıştı. Ecevit hükümetine karşı TÜSİAD boykot kararı almış, temel gıdadan, yedek parçaya kadar her şey karaborsadaydı. Toplumun hafızasından on yıllarca silinmeyecek yokluklar başlamış, yağ-tüp-şeker kuyrukları oluşmuştu. Dünyada petrol krizi devam ediyordu. 1980’de azınlık hükümeti Başbakanı Süleyman Demirel'in "70 sente muhtacız" sözü, dış ticaret açığını ve döviz darboğazı ifade etmekteydi.

Ülkede artan işsizlik, karaborsa ve işyeri anlaşmazlıkları ile beraber ekonomik kriz öne çıkmaya başlamıştı.

Aynı zamanda 1980'lere doğru tüm dünyada neoliberal bir ekonomik dönüşüm yaşanmaktaydı. Neoliberal reformları uygulayabilmek için toplumsal muhalefetin olmaması ve baskı ortamı gerekliydi. “..ABD, neoliberal politikaları hızlandırabilmek için, dünyanın çeşitli ülkelerinde askerî darbeleri desteklemekteydi…” (Noam Chomsky,  "Terrorisnm and the Liberal State" -1999). 

O dönemde Türkiye'de yükselen toplumsal muhalefet, özellikle işçi ve öğrenci hareketleri ve fabrikalarda grevler artmıştı.

Adım adım cuntanın gelmekte olduğunu ilk fark eden CHP Genel Başkanı Ecevit oldu.

Ecevit; bu ekonomik politikanın ancak cunta ile hayata geçirilebileceğini anlamış, bu nedenle bir yandan parlamentonun işlevini koruyabilmesi için, “ulusal mutabakat hükümeti” önerisini getirmekte;

diğer yandan 6 Eylül 1980’de Petrol-İş Sendikası Genel Kurulu'nda işçilere; "Toplum tribünde seyirci olursa demokrasi giderek yok olur, bu gün tribündeki işçileri sahaya çağırmaya geldim.” demekteydi.

KUTUPLAŞMA, ÇATIŞMA VE PARLAMENTONUN KİLİTLENMESİ

Ülkede yaygınlaşan çatışma, siyasi cinayetler, Maraş, Çorum gibi kitlesel katliamlar devam ederken, son olarak da, 6 Eylül günü Konya'da MSP önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şeriat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği Kudüs Mitinginde, şeriat çağrısı yapılmış, bu da darbe plancıları için ciddi psikolojik malzeme oluşturmuştu. 

Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri ile toplum, sunni olarak sağ ve sol kanat olarak bölünmüş, partiler arası diyalog zor bir durum almış, her siyasi görüş, karşıt siyasi görüşü rakibi olmaktan öte, düşmanı olarak görmeye başlamıştı.

Bu karşılıklı kutuplaşma ve uzaklaşma parlamentoyu da kilitlemişti. TBMM'de F. Korutürk'ün cumhurbaşkanlığının sona ermesiyle, 22 Mart 1980'de ilk turunun yapıldığı Cumhurbaşkanlığı seçimi, 114 tur oylamaya rağmen darbe gününe kadar sonuçlandırılmamış olması, halkta demokratik yollarla ülkenin düzlüğe çıkamayacağı inancını pekiştirmekteydi.

CİA VE GLADYO DEVREDE

Parlamento merkezli siyasal istikrarsızlık böyle devam ederken, diğer yandan CİA ve yerli Gladyo çeşitli provokasyonlarla, gençlik arasında siyasal çatışmayı körüklemeye, ülkede toplumsal korku ve tedirginlik psikolojisini egemen kılmaya başlamıştı.

80’li yılların MİT Başkanlarını ve bir kısım glodyo yöneticilerini yetiştiren, 70’lerin ünlü MİT Müsteşarı Orgeneral Fuat Doğu 1989’da yaptığı bir söyleşide şöyle diyordu: “Ben MİT Müsteşarlığı yapmadım. Ben CİA’nın Türkiye’de şube müdürlüğünü yaptım.” (aktaran eski AKP Manisa MV ve Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr Selçuk Özdağ- A haber, Memleket Meselesi programı)

Yine ülkede üç kez başbakanlık yapan ve devlete bağlılığından, milliyetçiliğinden ve vatanseverliğinden asla şüphe duyulmayan siyasetçi, zamanın başbakanı Bülent Ecevit, ABD merkezli bir kurumun varlığını tespit ettiğini ve ülke için çok tehlikeli olduğunu ifade etmekteydi.

Daha sonra yaptığı bir mülakatta Ecevit; “bir gün Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar Başbakanlığa görüşmeye geldi ve hükümetten ek para talep etti. Nedenini sorduğumda, Özel Harp Dairesi’nin giderleri için olduğunu söyledi. Ben, devlette öyle bir kurum olduğunu bilmiyorum. Bu kurum nedir ki diye sordum. İç savaş için organize edilen, içinde subay ve sivil kişilerin bulunduğu silahlı bir yapı olduğunu söyledi. Giderlerinin bu güne kadar ABD tarafından karşılandığını, şimdi paraya ihtiyaç olduğunu belirtti.” (M. Ali Birand -32 gün programı. Türkiye’de Kontrgerila Gerçeği. B. Ecevit Anlatıyor)

Türkiye Cumhuriyeti’nin MİT Müsteşarı, Genel Kurmay Başkanı ve Başbakanı, ABD’nin finanse ettiği ve CİA’nın yönettiği bir kurumun varlığını onaylamaktaydı.

Nitekim bu kurum boş durmadı, sürekli provakasyon peşinde koştu.

Büyük provokasyonlar 1977 yılında başladı.

Ecevit’in seçim mitingi için geldiği İzmir/Çiğli Havalimanı’nda bir toplum polisinin elindeki, Özel Harp Dairesi envanterine kayıtlı özel yapım silahtan ateşlenen tahrip fişeği, Ecevit’in seçim otobüsüne atılmış ve Mehmet İsvan’ın bacağına saplanmıştı.

Yine aynı yıl, Başbakan Demirel, CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit’e “Taksim’de planlanan mitinginde Sheraton Otel’den dürbünlü tüfekle suikast yapılacağına ilişkin ihbar aldığını Ecevit'e bildirmekteydi”

Nitekim, 1 Mayıs 1977 yılında Taksim 1 Mayıs mitinginde CİA ve Gladyo eliyle, 34 kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı, 550 bin kişinin dağıtıldığı bir katliam gerçekleştirilip, sürecin radikalleşmesi sağlanmıştı.  

1 Mayıs katliamı olayını soruşturan o dönemin savcılarından Prof. Dr. Çetin Yetkin; “o olayda Mit, oteldeki ABD’lileri gizledi.(…) Otele müşteri alınmamasının talimatı olduğu halde bir kısım ABD görevlileri alınmış, olaydan sonra, oradan gönderilmişti. Fakat, hiç kayıt tutulmadığından kimliklerine ulaşılamadı” demekteydi.

Dolayısıyla, korku ve panik yaratarak, büyük kitlesel mitinglerin önü kesilmişti. 1 Mayıs 1977’de 550 bin kişinin toplandığı miting, 1978 1 Mayıs’ında ancak 200 bin kişiyle yapılacak ve ardından tamamen yasaklanacaktı.

DARBENİN ŞARTLARINI OLGUNLAŞTIRMAK

Siyasi gerginliğin radikalleşmeye başladığı bu dönemde, ülkede halk tarafından bir anlamda kardeş kavgası sayılan sağ-sol çatışmalarda hayatını kaybeden insan sayısı 100 kişi düzeyinde iken, sonradan verilen beyanlardan öğrendiğimiz kadarıyla, meğer bu radikalleşme bir proje dahilinde devam ettirilmişti.

Zamanın Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Evren ve  İkinci Ordu Komutanı  Orgeneral Bedreddin Demirel’in iki yıldır planladıkları “ darbeyi, 1 yıl önce yapacaktık ama şartların olgunlaşmasını bekledik”  sözüyle;

1977-1980 arasında sağ-sol ve alevi-sunni çatışmasının tetiklenmesini sağlayacak provakasyonların,  planlı olarak geliştirildiği, çatışma, katliam ve ölüm sayısının artmasını ve toplumun, demokratik alan dışında bir otoriteye koşulsuz ihtiyaç duymasını amaçladıkları açıkça görülmekteydi.

12 Eylül’le ilgili ne yazarsanız yazın, eğer bu “Şartların Olgunlaşması” senaryosunu atlarsanız, işin özünü kaçırmış olursunuz.

Şartların olgunlaşması demek, kan demekti, kan aldı, can demekti can aldı, kaos yaratmak demekti, uyguladı ve  bu tarihten sonra, büyük olaylar yaşayarak çatışmalarda hayatını kaybeden insan sayısı 5 bini buldu.

DARBENİN PSİKOLOJİK AYAĞI OLUŞTU

Böylece bir yandan sistem partilerince çözülemiyor görüntüsü veren ekonomik kriz ve siyasal istikrarsızlık, diğer yandan devam eden ve toplumca sağ-sol kavgası olarak adlandırılan çatışmalar ve de projeye son olarak monte edilen şeriat kalkışması gibi nedenler, toplum açısından darbenin psikolojik ayağını oluşturmuş, cuntacıların tabiriyle; “ şartları olgunlaştırmıştı.”

Zaten seçilen yeni ekonomik neoliberal model ve ABD’nin Ortadoğu için önemle planladığı Yeşil Kuşak Projesi bir cunta ile daha kolay gerçekleşeceği de malumdu.

Dolayısıyla iç, dış ve psikolojik şartlar darbe için hazırdı.   

DARBE GERÇEKLEŞİYOR, ABD SEVİNİYOR

Ve 12 Eylül sabahı saat 05 dolaylarında, TRT’den Ordunun yönetime el koyduğu, sokağa çıkma yasağı ilan ettiği ve parlamento ile tüm siyasi partiler ve belediyelerin kapatıldığı, tüm dernek ve sendikaların faaliyetinin yasaklandığını ilan ediliyordu.

Halkın çok büyük bir bölümü darbeyi olgunlukla karşıladı.

Okyanus ötesinde ise, CİA Ankara İstasyon Şefi, Paul Hanze,  O sırada “Damdaki Kemancı Operasını “  izlemekte olan ABD başkanı J. Carter’e “bizim çocuklar başardılar” sözüyle;  cuntanın Türkiye’de yönetime el koyduğunu, demokratik sistemi tasfiye ettiğini ve planlamanın doğru sonuçlandığını duyuruyordu.

ABD Başkanı Carter; oluşan yeni yönetime (cuntaya) destek vereceğini açıkladı. Bu amaçla,  4 Ekim'de General Evren’e verilmek üzere; "başta Yunanistan’ın NATO’yla yeniden entegre olması konusu olmak üzere, ABD'nin taleplerini " sıralandığı bir mektupta yazdı.

Buna karşılık Cunta Başkanı Evren 10 Ekim'de ABD Başkanı J. Carter'e; "kendilerine verilen desteğe teşekkürle başladığı ve Yunanistan'ın NATO'ya dönmesini memnunlukla karşılayacaklarını ve diğer talepleri de çözeceklerini…" belirten iadei mektup göndermişti. (1980 yılındaki ABD Büyükelçisi James Spain’in anıları “American Diplomacy in Turkey”)

Ve ülkeyi kurtardığını (!) iddia eden cunta, ABD'ye borcunu ödemek için;

ilk iş olarak kapanmış olan ABD üstlerini derhal açıyor, haşhaş ekimine derhal son veriyor, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü hiçbir taviz talep etmeden onaylıyor ve ABD’nin dünyaya oturtmaya çalıştığı neoliberal ekonomik modele sadık kalacaklarını ilan ediyordu.

Tüm bu gelişmeler, siyasal polemiklerin, demokratik ve barışçıl bir tartışma zemininden,  (zaten etki-tepki üzerine kurulu bulunan sosyolojik ortam da buna müsaitti) çatışmaya dönüşmesinin, çatışmaların radikalleşmesinin tetiklendiği, baştan beri bir Amerika  CİA ve İşbirlikçi Gladyo projesi olduğu göstermekteydi.

Provakasyonlar, katliamlar, önemli kişilere yapılan suikastlar ve sert siyasal çatışmalar, toplumsal bölüntüler sürekli tetiklenmiş, toplum; demokratik yapının bir otorite tarafından el konulmasına hazır hale getirilmiş ve darbeyle amaç hasıl olmuştu.

12 Eylül’le ilgili ne yazarsanız yazın, eğer “ABD, CİA, Neo ekonomik model ve Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünü” atlarsanız, yine özünü kaçırmış olursunuz.

ABD’Cİ ve EYALETÇİ MODEL

Siyasal çatışmanın tartışmalarla ve demokratik barışçıl siyasal çalışmalar gibi bir modelle yürümesinin engellenmesinin diğer bir nedeni de, (12 Mart’tan beri devam eden tasfiye), anti-emperyalist, anti-ABD’ci ve otoriteyi sorgulayan bir ruhun ortadan kaldırılması ve bu amaca uygun, insan malzemesinin oluşturularak, kuşaklar arası kopuşun gerçekleştirilmesi amaçlıydı.

Aranan insan modeli; kendilerine bağlı hafif İslamcı, otoriteyi sorgulamayan,  ülke menfaatlerini, siyasal veya kişisel amaçları karşısında ikincil kabul eden ve anti ABD’ci olmayan bir kuşağın gelişmesini sağlamaktı.

Bu kuşak, ulus devletler yerine, mezhebi yapıların ve etnisitelerin güçlendiği ve aralarında sürekli çelişkilerin yaşandığı toplumsal bölüntülere uygun insan malzemesini de temsil ediyordu.

Ayrıca, ulus devlet ve üniter devletin niteliği ilgili politikalar da gündeme alınmalıydı.

Nitekim cunta başkanı Kenan  Evren’in 1 Mart 2007’de Sabah gazetesine verdiği bir demeçte “Türkiye'nin eyalet sistemine geçmesi gerektiğini 8 eyalete bölünebileceğini bu hususta bir kararname çıkardıklarını, bu eyaletlerin; "Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Erzurum, Diyarbakır, Eskişehir, Trabzon" olarak belirlediklerini açıklamaktaydı.

Bu nedenle, insan malzemesini değiştirerek, kuşaklar arası kopuş olmalıydı!

Nitekim öyle oldu. Uzun gözaltılar, uzun tutuklamalar ve gelen hükümetlere dayatmalarla, yeni model,  ilk 5 yılı çok sert olmak üzere en az 10 yıl sürdü ve hala izlerini taşımaktadır.

(Bu konuda, 1976’larda öğretmen okullarının tasfiyesiyle başlayan ve  1980’de  cunta kontrolünde Rabıta organizasyonu, tarikatlerle ilişkiler, cuntanın siyasete girmesine izin verdiği siyasi kimlikler, yine cuntanın ismi gladyoda geçen bir generale kurdurduğu parti ve ardından Özal dönemi  ile birlikte ABD kaynaklı prenslerin yönettiği organizasyonlar, iç ve dış politikada anlayış olarak her şeyi paraya endeksleme kültürü ve ardından ufak ufak gelişen FETÖ tipi örgütlenmelerin incelenmesiyle, bu modelin adım adım nasıl gerçekleştiği, kurumsal yapıların nasıl teslim alındığı, daha net olarak görmek mümkün)

Yeni anayasa, yeni partiler yasası, yeni dernekler ve yeni sendikalar yasası ve tek taraflı bol ideolojik saldırı ile ABD ve Cuntanın yeni programı ağırlıklı olarak başarı sağladı.

BİR KUŞAK TASFİYE EDİLDİ

Kuşaklar arası kopuşun gerçekleşmesi için, 12 Eylül döneminde tutuklanmış olan gençler,  sürekli tecrit altında tutuldu; işkence gördü, cezaevinden çıkınca itildi, kakıldı, suçlandı, öcü gösterildi.

Darbenin mağduru olanlar, darbenin müsebbibi sayıldı, işsiz bırakıldı, yalnızlığa mahkum edildi.

Bu tecridi gerçekleştirebilmek için, 12 Eylül cuntası, 43 milyon olan ülke nüfusundan 1 milyon 685 bin kişiyi fişledi. 650 bin kişiyi işkenceden geçirdi. 230 bin dava açtı.

Ve sonuçta, anti demokratik ve hukuktan tamamen uzak, 12 Eylül Askeri mahkemelerindeki yargılamalardan çıkan sonuca göre;

fişlenen her 1.000 kişiden 985 kişinin, gözaltına alınan her 100 kişiden 97 kişinin, örgüt davalarında yargılanan her 100 kişiden 92 kişinin suçsuz olduğu anlaşıldı.  

Aslında sonuç, Yazar Adnan İslamoğlu'nun alıntıladığı gibi, iki taraf kaybetmişti ve gelecekte görüleceği gibi kenarda duran ve talep edilen üçüncü taraf kazanmıştı.

12 EYLÜL NE YAPTI

12 Eylül cuntası, bütün bunları yapmak için; 43 milyon nüfustan  650 bin kişiyi gözaltına aldı. 1 milyon 685 bin kişiyi fişledi. Açılan 210 bin dava ile 230 bin kişiyi yargıladı. 7 bin kişi için idam cezası istedi. 517 kişiye idam cezası verdi. 50 idam gerçekleştirdi. 388 bin kişiye pasaport vermedi. 30 bin kişiyi 'sakıncalı' deyip işten attı. 14 bin kişiyi yurttaşlıktan çıkardı. 30 bin kişi 'siyasi mülteci' olarak yurtdışına gitti. Bu süre içinde 300 kişi kuşkulu, 171 kişi de 'işkence'de öldü.

Kültür boyutunda ise; 937 filmi "sakıncalı" olduğu gerekçesiyle yasaklandı. 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine, görüşlerinden dolayı son verdi.

400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istedi ve toplam 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verdi.

Çeşitli gazeteler farklı zamanlarda toplam 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton kitap, gazete ve dergi imha edildi.

Tüm siyasi partiler kapattı, mallarına el koydu. Parti genel başkanı olan Demirel, Ecevit, Türkeş ve Erbakan’ı tutukladı.  Tüsiad ve Kızılay dışında tüm dernekleri kapattı.

Tüm yasalar ve gelenekler değiştirildi.

GELİNEN DURUM

O gün yaratılan sosyolojik ortam, partiler ve gruplar arasındaki siyasal makasın birbirinden daha fazla açılmasını sağlamış, her yapı diğer partileri, rakipleri olarak değil, düşmanları olarak  görmesini getirmiş ve demokratik barışçıl zeminde, fikir tartışması şeklinde siyaset yapabilmenin gelenek ve kültürünün  yaratılmasını da engellemiştir.

Bugün de siyasal polemikler gittikçe sertleşiyor.

Barışçıl ve demokratik yollar bir kez terk edilmeye başladı mı, çatışmanın sosyolojik ortamı çok çabuk oluşur.

Nitekim, meshebi ve etniste çatışmalarının yaşandığı Ortadoğu coğrafyası bu işin labratuarıdır. Her siyasi yapı kendini doğru ve haklı zannediyor. Hem silahlanıyor, hem de uluslararası ittifak buluyor. Birbirlerine acımasızca saldırıyor. Kitlesel katliamlar bile normal bir mücadele olarak kabul görüyor. Hatta kendi taraftarınca olumlu ve sevindirici bulunuyor. 

Bu iş bir kez tetiklenmeye görsün, sosyolojik şartlar çok çabuk oluşur. Oluşturmak için gayretler hepimizin malumu.

Halkın birbirine karşı kin ve nefret duyguları beslediği parça parça bir toplum, sürekli gerginlik ve çatışma, demokratik zeminin kullanılmasının imkansız olduğu bir ortam yarat ve küçük çaplı bir iç savaş senaryosu, gelsin küresel oyun kurucunun emrinde bir yönetim ve uygulansın onun politikaları.

Son paragraf bir senaryo; ama hayal değil !

UMUT

İşin gerçeği şudur.

12 Eylül Cuntası, hala devam eden kurumsal baskı rejimini -bunu anlayanların vicdanından hiç silinmeyecek- büyük provakasyonlar, büyük cinayetler, yoğun tutuklamalar, büyük baskılar gerçekleştirerek ve birçok insanın yaşamını yakarak, yıkarak, yok ederek oturttu.

Ve ardından referandumda yüzde 92 evet oyu alarak yasallaştırdı.

Ama, oturtulan bu kurumsal baskı rejiminden; ne toplum, ne siyaset kurumu gerçek anlamda hiç rahatsız olmadı, hiç vazgeçmedi.

Tam 41 yıldır, 12 Eylül faşizminin ürettiği anayasa, seçim yasası, dernekler yasası, siyasi partiler yasası, YÖK gibi ne varsa, bu yasal mevzuatla yaşamakta.

İdeolojik olarak ne derseniz deyin; ne siyaset kurumu, ne toplum hala oluşan bu düzenden vazgeçme niyetinde değil.

Günün moda tabiriyle X ve Y kuşağından umulu değilim.

Belki, tüm bu olanlara hiç anlam veremeyen Z kuşağı, yeni bir kültür getirebilir.

banner54
23°
açık
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 5 13
2. Trabzonspor 5 13
3. Konyaspor 5 11
4. Hatayspor 5 10
5. Karagümrük 5 10
6. Fenerbahçe 5 10
7. Altay 5 9
8. Alanyaspor 5 9
9. Galatasaray 5 8
10. Kayserispor 5 7
11. Malatyaspor 5 6
12. Göztepe 5 5
13. Gaziantep FK 5 5
14. Kasımpaşa 5 5
15. Adana Demirspor 5 5
16. Antalyaspor 5 4
17. Sivasspor 5 3
18. Başakşehir 5 3
19. Giresunspor 5 1
20. Rizespor 5 1
Takımlar O P
1. Ümraniye 6 16
2. Ankaragücü 6 12
3. Eyüpspor 6 12
4. Erzurumspor 6 12
5. Tuzlaspor 5 11
6. Bandırmaspor 6 9
7. Manisa FK 6 9
8. Boluspor 5 7
9. Samsunspor 5 7
10. Kocaelispor 5 7
11. Altınordu 6 7
12. Menemenspor 6 7
13. Adanaspor 6 6
14. Balıkesirspor 5 6
15. Denizlispor 6 6
16. Bursaspor 6 5
17. Gençlerbirliği 6 5
18. İstanbulspor 5 4
19. Ankara Keçiörengücü 6 4
Takımlar O P
1. Chelsea 5 13
2. Liverpool 5 13
3. M. United 5 13
4. Brighton 5 12
5. Man City 5 10
6. Everton 5 10
7. Tottenham 5 9
8. West Ham 5 8
9. Brentford 5 8
10. Aston Villa 5 7
11. Watford 5 6
12. Leicester City 5 6
13. Arsenal 5 6
14. Crystal Palace 5 5
15. Southampton 5 4
16. Wolverhampton 5 3
17. Leeds United 5 3
18. Newcastle 5 2
19. Burnley 5 1
20. Norwich City 5 0
Takımlar O P
1. Real Madrid 5 13
2. Atletico Madrid 5 11
3. Valencia 5 10
4. Real Sociedad 5 10
5. Athletic Bilbao 5 9
6. Sevilla 4 8
7. Barcelona 4 8
8. Osasuna 5 8
9. Mallorca 5 8
10. Rayo Vallecano 5 7
11. Real Betis 5 6
12. Elche 5 6
13. Cádiz 5 5
14. Villarreal 4 4
15. Levante 5 4
16. Espanyol 5 3
17. Granada 5 3
18. Celta de Vigo 5 1
19. Getafe 5 0
20. Deportivo Alaves 4 0

Gelişmelerden Haberdar Olun

@